1 Şubat 2009 Pazar

The Wackness























Jonathan Levine
2008
****

Josh Peck çok ciddi bir performans sergiliyor. Çocuk süper. Ben Kingsley her zamanki gibi harika. Bu oyunculuklar için seyredilir. Genel olarak aslında film 3 alırdı ama Soundtrack'in güzelliği ve Josh Peck hatırına 4 verdim.
Gencimiz cool olmayı ve ilk seksi arıyor. Hangimiz aramıyoruz ki? Bir de psiyatristimiz var o da hemen hemen aynı şeyi arıyor. Bu iki karakter süper bir amca-yeğen ilişkisi kuruyorlar.
Ahh bir de o aşk meşk durumları devreye girip filmleri batırmasa. Herkes aşık olacak diye bir kural mı var Hollywood'da kardeşim? 

Baghead























Jay Dupplass
2008
****

Bu film hakkında birşey yazmak istemiyorum. Çünkü ne yazarsam spoiler olacakmış gibi geliyor. Aha oldu bile sanki. Düşük bütçeli zeki film sevenler seyretsin diyim. 

Redacted













Redacted
Brian De Palma
2007
****

İşte bu film çok çok önemli. Çünkü bu film belgeselmiş gibi çekilen bir fiction. Woody Allen "Zelig" buna çok güzel bir örnektir. Fakat burada bir fark var. Hikaye gerçek. Brian De Palma filmi hem yazmış hem de yönetmiş. Yapmaya çalıştığı şey bence bir yaniliktir. Hem de çok önemli bir yenilik.  
Irak'ın Samarra şehrindeki bir kontrol noktasındaki Amerikan askerleri 15 yaşında bir Iraklı kıza tecavüz ettikten sonra kızı yakarak öldürürler. Ayrıca ailesini de kurşuna dizerler. Ardından olay medya'da büyür, askerler basit cezalar alarak kurtulurlar. Yani neymiş, suçu işleyen her zaman ceza almazmış. Ceza almak için güçsüz tarafta olmak gerekirmiş. 
Peki biri bu konuda bir belgesel çekerek insanların yüzüne bu gerçeği vurmak isterse ne yapar? Gider ve uslu uslu belgeleri bulup bir filmde sıralar değil mi? Değil. Brian De Palma etkiyi arttırmak için, sinemanın tüm silahlarını kullanabilmek için gerçek görüntülerin ve belgelerin tıpkısını film için yeniden yaratmış. Gerçeği sinema yolu ile eğip bükmüş ve DAHA GERÇEK hale getirmiş. Peki neden? Neden gerçekten daha gerçek bir şeye ihtiyacımız olsun ki?
Çünkü 21. yy da insanoğlunun dünyayı algılama yolu kitlesel iletişim araçlarından geçer. Bu iletişim araçlarının dilini öğrendik ve artık gerçek olan bu dildir. Sinema, TV, Reklam ve interaktif dünya bizimle konuşuyor ve biri bize birşey anlatmak isterse bu kanallardan birine mesajını koyup sesi en sonuna kadar açıp mesajı bize göndermeli, aksi halde anlamayacağız.
Bence Brian De Palma, Amerikalılar ile onların dilinden konuşmuş ve gerçeğin aynasını yüzlerine tutmuş. 
Belgesel sinemada bir yenilik yapmış. Kutlarız efendim...

The Wrestler
















Darren Aranofsky
2008
****

Yönetmen yarıştırmak gerekir mi bilmiyorum ama bence Darren, Danny'yi döver. "Slumdog Millionare" değil "The Wrestler" diyorum. "Sunshine" değil "The Fountain" diyorum. 
Bu haftasonu izlediğim filmler arasında en güzeli buydu. Mickey Rourke çok etkilendiğim bir oyunculuk sergilemiş. Kendisi de röportajlarında en iyi performansı olduğunu söylüyormuş.
Filmde, Amerikalı bir güreşçinin (Biz amerikan güreşi diyoruz. Bizim ata sporu olan değil.) yaşlılık ve yalnızlık halleri var. Amerikan güreşi, striptiz gibi gösteri işleri, çalışanına iki kimliklilik sorunu yaşatıyor. Bu duygu çok net anlatılmış filmde. Ayrıca yalnızlık hissi de filmin her yerine işlemiş. Tümden güzel bir film. Aynı zamanda 80'lere gönülden bağlı insanların 2000'lerde yaşadığı boynu büküklük de önemli bir detay olarak geçiyor. Mickey Rourke bugüne kadar 62 filmde rol almış, Seyrettiklerim'in hepsi güzeldi. Spun'daki "the cook" karakteri nefis. Bence Hollywood'un sırt çevirdiği bir oyuncudur. Bakalım bu sene hak ettiğine kavuşacak mı? Mickey Rourke, The Wrestler'daki rolü ile en iyi erkek oyuncu oskarına aday gösterildi. 

Elegy















Isabel Coixet
2008
****

Ben Kingsley, yaşına başına bakmadan genç öğrencisine sarkıyor ve istediğini alıyor. Hatta istediğinden fazlasını. Penelope Cruz yine şahane. En sevdiğim laf şuydu: "When you make love to a woman, you get revenge for the things that defeats you in life." Film'in kadın bir yönetmeni oluşu daha da şahane olmuş. Her ilişkinin kendi sınırlarını kendinin oluşturması fikrine ait bir film daha, zevkle izlenir... 

Slumdog Millionaire
















Danny Boyle
2008
***
Bu film 1o dalda Oscar'a aday. Bunların içinde "en iyi yönetmen" ve "en iyi soundtrack"de var. Filmin senaryosu zekice yazılmış. Fakat o kadar çok klişeye boğulmuş ki ilgi çekemiyor. Bollywood sinemasının tüm ögelerini taşıyor. "Kim 500 milyar ister?" yarışma programına katılan bir kenar mahalle çocuğu (ama gururlu) hayatının fırsatını yakalıyor. Para ve aşk arasında yapılan seçimler, mağdur'un kahraman olmasına giden yolu belirliyor. Belki de bu esas kız, esas oğlanlı, klişe doğu sineması Türkler için çok sıkıcı geliyor. Oysa Amerikalıların oldukça ilgisini çekmiş.
Film'in içeriğinin klişe olması filmi sıradanlaştıran tek öge değil. Herhangi bir oyunculuk harikasına da rastlamıyoruz. Biraz da yönetmene pay çıkarmak gerekirse, filmde iniş çıkışlara yer vermemiş. Çok dinamik bir senaryoyu oldukça tekdüze bir şekilde anlatarak filmi sıradanlaştırmış.
Hindistan'daki Kast sistemi basitçe şunu söyler, zenginler zengin kalsın, fakirler de fakir. Bu sistem içinde aşşağıdakiler yukarı çıkmanın hayalleri ile yaşarlar. Hayallerinin tatmin edildiği tek yer ise sinema filmleridir. İronik olarak aslında artist olmak kast sistemi içinde yükselebilmenin nadir yollarından biridir. Bollywood'un bu kadar güçlü olmasının temel nedeni kast sistemidir. Kast hayalleri, yani sinemayı besler. 
Danny Boyle filmi Hintli yönetmen "Loveleen Tandan" ile birlikte çekmiş. Filmin senaryosu ise bir Hint romanından uyarlanmış. 
Filmin müzikleri gerçekten başarılı, M.I.A. in işleri filme cuk diye oturmuş. Soundtrack'i edinmek gerekir. Tabii ki senaryoya da diyeceğimiz yok. Hakkıdır alsın oskarını.

Bella























Alejandro Gomez Monteverde
2006
***

Kızlar bu filmde bir yakışıklı  var, Eduarda Verastegui. Vasat bir oyunculuğu var ama güzel çocuk allah için. Keşke deyip de geri çeviremediğimiz anlar vardır. Örneğin Irreversible ne güzel hissettirmişti bu duyguyu. Bella denemiş ama olmamış. Aslında hedeften sapmasa olacakmış. Ancak anlaşılıyor ki yönetmen'in anlatmak istediği çok şey varmış ve bunlar anafikrin yolunu tıkamış. Oysa geri kalan ögeler yerli yerinde. 

Sunshine






















Danny Boyle
2007
***

Güneş sönmeden koştura koştura gidip bir karadelik yaratalım da yeni bir yıldız doğsun diyen bilim insanları, yanmaz diye güvendikleri bir alamete binip güneşe doğru seyahate koyulurlar. Güzel de bu konu bir hazine. Yani güneş, insanlığın ilk tanrısı sonra yıldızlar, kara delik, singularity, sub atomik parçacıklar vs dururken, sen git klişe bir uzay filmi çek. Olmamış. Danny Boyle fena iş çıkarmamış ama yetmemiş. Sizce güneş ile ilgili bir film çekerken en önemli aracınız nedir? Işık... 

El Nido vacío (Empty Nest)














Daniel Burman 
2008
***

Arjantin sinemasından ilk izlediğim film geçen yıl İstanbul Uluslararası Film Festivali'nde gösterilen XXY'dı. Resimdeki hatun kişi Inés Efron ise bu filmde başrol oynuyordu. Empty Nest'teki rolü küçük ama yine de onun hatırına seyrettim denebilir. Bu kız da iş var arkadaşlar. 
Yaşlandığının farkına varan bir oyun yazarının aşk meşk durumlarındaki acemiliği ilginize çekerse izleyin. Hayır vazgeçtim izlemeyin. Filmin bir an fantastik müzikal havasına bürünüp sonra bu ani kararından vazgeçip yine klasik dram olmak isteyişini bir türlü içime sindiremiyorum. Filmin bir kısmı İsrail'de çekilmiş. Hep gitmek istediğim Lut gölü'nü görmek filmin en etkileyici anıydı.

Breakfast With Scoot
















Laurie Lynd
2007 
Canada
***

Film Toronto'da yaşayan bir eşcinsel çiftin hayatına kendilerini heteroseksüel hissettirecek bir çocuğun girmesini konu alıyor. Eğlenceli bir komedi. Özellikle  Toronto kadar "gay friendly" bir şehirde bile eşcinseller üzerindeki baskıyı görüp de depresyona girmek isteyen eşcinsellere tavsiye edilir.


30 Ocak 2009 Cuma

Burn After Reading
















2008
Joel Coen
Ethan Coen
***

Şöyle ki, kötü film hakkında yazmak çok sıkıcı olduğundan kısa keseceğim. Coen kardeşler'in Fargo, Big Lebowski veya No Country For Old Men'i gibi örneklerinden beklemeyin. John Malkowich, Brad Pitt, George Clooney ve diğerleri bir araya gelsede isteyince kötü film çekilebiliyor demek ki. 
11 Eylül saldırılarından sonra Amerikan halkının bütünen delirmesi ile gelinen noktada herkes ajan olmuştur. Bunu anlatıyor, buradan komiklik çıkardı ama beni gülümsetemedi bile. 
Tek ilgimi çeken John Malkovich ve  resimde gördüğünüz klasik Mercedes oldu. Ben de istiyom bir tane aynısından. 



29 Ocak 2009 Perşembe

Religulous























Larry Charles
2008
****

Larry Charles yönetmiş. Kimdir? "Borat", "Curb Your Enthusiasm", "Seinfeld" gibi işlerin yapımcılığını yapmış. Bu belgeseldeki komedi unsuru da buradan mı geliyor yoksa dinin kendisinden mi bilemiyorum. Bill Maher yazmış ve sunuyor. Kimdir? Kendi TV programlarını yapan bir yazar diyelim. Ağzı laf yapıyor, gençliğinde stand up yapmış. Bunları bir araya getirince ciddi olamayan bir belgesel ortaya çıkıyor. 
Peki ciddi olması gerekiyor mu? Hayır. Zaten din ile ilgili ciddiye alınacak bir taraf var ise o da icadından bu yana insanlara savaşarak birbirlerini öldürmeyi öğretmesidir ve biz dini ciddiye almayı bırakmazsak bu iş sürüp gidecek. 
Bir düşünün, hiç ateismin düşmanı olduğu için bir müslümanı öldüren ateist gördünüz mü? Veya bilimi engelliyor diye bir gen mühendisinin bir rahibi bıçakladığını? Ben görmedim. Ancak tersi çokça oluyor. Bu düşünceye dindarlar şöyle karşılık verirler: Din adına öldürenler dindar değildir, cahildir. Onların aksiyonunu dine yamamayın. Peki, nasıl oluyor da o kadar ateist arasından (Amerika'da oran %16) bir tek cahil çıkmıyor? Acaba ateistlerin hepsi akıllı olabilir mi? Bilemiyoruz.
Bizim belgeselimizin ana fikri de bu. Bilmediğimizi itiraf edip, yalanlara inanmayı bırakalım. Hoşuma giden yönü kendini çokça ciddiye almaması ve her zaman gördüğümüz sadece hristiyanlığı eleştiren belgeseller yerine tüm dinleri karşısına alıp dalga geçmesi. İlk kez bir belgeselde "kişisel inançlara saygı" ilkesinin dışına çıkılıp, basbayağı alay ediliyor. Hem de müslümanın'dan, mormon'una, marihuana'ya tapandan, papa'ya kadar hepsiyle. 
Bir tarafım, keşke daha bilimsel ve ispat dolu olsaydı derken, diğer tarafım, manyak mısın ne gerek var, çok güzel olmuş içimin yağları son derece eridi. Öyle başa böyle tarak! Diyor... Aman kaçırmayın derim, IF İstanbul'da oynuyor...

28 Ocak 2009 Çarşamba

Gummo
















1997
Harmony Corine
****
Bir sürü "Cilasız Amerika" filmi çekildi ama bunda ruh var. John Waters filmlerinin gerçek üstü kısmını çıkarın işte size Gummo. Yönetmen, "Ken Park"ın senaryosunu da yazmış, ki onu da çok sevmiştim. Aslında kendisi bir "skate board" genciyken, konu ile ilgilenen bir yönetmenin yanında pişmiş. Her ne kadar kaotik bir anlatımı olsa da görselliğin zenginliği ve anlatımdaki uyum mükemmel. Belgesel tadında araya atılmış film parçaları, profesyonel olmayan oyuncular gerçeklik havasını destekliyor. Müzikler'de görüntüler gibi parçalı bir mozaik oluşturuyor. Film Ohio'da bir kasabada geçiyor. Umutsuz ve cahil Amerikan kasabasında gerçek yaşam neye benziyor bunu anlatıyor. Özellikle John Waters sevenler kaçırmasın. "Gummo"nun kelime anlamı yok, film için türetilmiş bir kelime olmalı.

Filth and Wisdom















2008
Madonna
**

Yani olmamış be. Madonna'dan "Sex" kitabı gibi güzel bir iş bekledim ama yakınından bile geçmiyor. Filmde övebileceğim birşeyler aradım ama yok bulamadım. Hem yazmış, hem yönetmiş hem de yapımcılığını yapmış. Bu arada senaryoya Guy Ritchie'nin yardım ettiği söyleniyor ben de başkalarının yalancısıyım. Üzgünüm be Madonna bir dahaki sefere inşallah. Gogol Bordello ilginç olmuş tabi. Ay yok burdan da bişe çıkmıycak, kötü be işte. Bildiğiniz kötü. İçim sızlıyo ama bu satırları yazarken, Madonna neticede. 

Whatever Works























2009
Woody Allen
?

Vallahi ben dediydim. Larry David bir Woody Allen filminde oynamazsa gözlerim açık gidecekti. Dört Avrupa filminin ardından Woody Allen New York'a geri döndü, her sene bir film çekme geleneğine ve o bildiğimiz tarzına oturacağını düşündüğümüz bir film çekti. Çekimler tamamlandı. 2009 başında film vizyonda. 
Merakla bekliyoruz...

Vicky Christina Barcelona
















2008
Woody Allen
****

Woody Allen'ın tutkulu bir şekilde hayatını adadığı kadın-erkek ilişkilerini analiz edip açıklama gayreti ve anlattıklarının basitliği ve sahiciliği beni çok etkiliyor. Asıl güzel olan ise bu kadar ciddi bir işi yapan bir yönetmenin komedi türünü seçmiş olması.
Woody Allen sinemasının "Hollywood Ending" ile başlayan bir son döneme girdiğini düşünebiliriz. Bu son dönemde klasik Woody Allen oyuncularının da değişmesi ile elimizde kalan şey aslında eski döneme göre daha yalın diyebiliriz. Ancak bu yalınlığın yanında eski güçlü diyalogları da maalesef kaybetmiş bulunuyoruz. Kişisel olarak, filmlerinin Türkiye'de bile vizyona girmesi ve artık kitlelerin seyrediyor olması beni sevindiriyor. Napalım eski filmleri ile avunuruz. 
Hepsi iyi oyunculardı ama sanırım Penelope Cruz yönetmeni daha iyi anlamış derim ben. 
Filmin bir özelliği de, sanki bugüne kadar ki Woody Allen filmlerinin ilişkiler hakkındaki çözümlemelerinin bir sonucu gibi olması. "Bu kadar şey söyledin sevgili Woody, peki nasıl olmalı senin için ideal bir ilişki?" denildiğinde işte bu film ile birçok yanıt verilir. Ancak dediğim gibi olabildiğince yalın ve işlemesiz bir yanıt.
Bir de New York'un bu filmde olmaması konusu var. Woody Allen'ın her filmine şehir dokusunu yedirmeye çalıştığı aşikar. Mekan'dan bağımsız film çekmiyor. Aslında Woody Allen'ın New York aşığı olması bir kenara "Şehir"lere meraklı olduğunu söylemek sanki bundan sonra daha doğru olacak. 
Vicky Christina Barcelona, Woody Allen sevmeye sevdalı herkes için bir giriş filmidir. Mutlaka seyredilmeli.

The Fountain
























2006

Darren Aranofsky
***
Ölüm teması çok işleniyor ancak yaşamı anlamak için ölüme her zaman ihtiyacımız olacak. Özellikle The Fountain gibi ölüm'e farklı bir dil ile yaklaşmaya çalışan filmler iyidir güzeldir.

Aklımda kalan şu oldu, yaşamın devam edebilmesi için ölmemiz gerekiyor. En sevdiğim yanı da nebula benzetmesi idi. Nebula'nın içindeki görüntüleri tebrik ederim. Yaratıcılık isteyen bir nokta. Daha iyi olabilirdi ancak yine de gerçekçi olmuş. Örneğin kürenin hızı ve nebulaya yaklaşma süresi iyiydi.
Yönetmen daha önce"Requiem for a dream" ve "Pi" gibi filmler çekmiş. IF 2009'da "The wrestler" isimli filmi gösterimde olacak. Yakın dönem projeleri ise "The fighter" ve "Robocop" 

All the boys love Mandy Lane
























2006

Jonathan Levine
**
Bu filmin 2009 If İstanbul'a neden dahil edildiğini anlatmak isteyen biri varsa lütfen yardımcı olsun.
Film, güncel Teksas gençliğinin haşin katil'in eline düştüğü bir çiftlik ve tüm gençlik korku sineması klişelerinin arka arkaya sıralanmasından ibaret.
Göze çarpan bir oyunculuk veya sinema ile ilgili herhangi bir detay yok. 
Yönetmenin bir diğer filmi The Wackness da festivalde oynuyor ve bu da bir gençlik filmi.

26 Aralık 2008 Cuma

Kitle İletişiminde Rönesans

İçinde olduğumuz çağ kesinlikle bilgi ve teknolojinin öne çıktığı bir dönem oldu. İnsanlık çok önemli bir rönesans döneminin içinde.

Bir kaç örnek vermek gerekirse son gelinen nokta da insanların internet üzerinden birbirlerini kucaklayıp, ısı, titreşim vb. bir çok algılanabilir etkiyi gönderebileceği yastıklar tasarlanıyor. Nokia yeni telefonlarında birçok Wifi ağını aynı anda kullanbilen etkin VOIP özelliğini kullanıyor. Artık GSM bile tarihe karışıyor. Haptics teknolojisi kullanan eldivenler, sanal 3D objelerin ağırlık, şekil, doku, ısı vb tüm özelliklerini ellerimize iletiyor. Böylece 3D objelere ellerimiz ile şekil verebileceğiz. Veya bir doktorun hastasını internet üzerinden muayene etmesi mümkün olacak. 

Teknoloji yoluna devam ederken herşeyin birleştiği önemli bir ortak nokta var: İletişim. Herşey iletişimin hızının artması ile başladı. Internet sadece yazıları ileten bir araçken video iletişimine olanak sağlayan hızlara ulaştı. Gelecekte bu hız sayesinde bilgisayarlarımız CPU'lara ihtiyaç duymayacak. Tüm işlemler devasa kapasitelere sahip bilgisayarlar üzerinde yapılırken biz sadece terminallerimiz ile bu bilgisayarlara bağlanıyor olacağız. 

Bu gelişmeler bizi fazlasıyla ilgilendiriyor. Temel konulardan biri gündelik hayatımıza teknolojinin getirdiği kolaylıklar. Çalışma hayatının değişmesi başka bir önemli nokta. Fakat kültürel değişimler en önemli alandır. Çünkü kültürel değişimler tüm dünyayı aynı hedefe yönlendirebilecek ve insanlığın tarihini en kökten etkileyebilecek oluşumları içinde barındırıyor.

Matbaanın icadı, böyle bir değişimi beraberinde getirdi. Bilginin kayıt altına alınması matbaa ile hızlı ve kolay hale gelince, fikirlerin global düzeydeki yolculuğu da hızlandı. Bugün dünyadaki hemen hemen her ülke aynı siyasal temeller üzerinde oturuyor ise bunun bir nedeni de matbaa'dır. Dünya'da yayınlanan bilimsel makalelerin yarısı ingilizce konuşan ülkeler tarafından yayınlanmaktadır ve bu makalelerin %95'i İngilizce'dir. Dünya tek bir dil ile aynı bilimsel yargılar üzerinde anlaşmıştır Farklı kültürlerin fizik veya matematiğe kendi anlayışları ile bakması ve yorumlaması imkansız hale gelmiştir. 

Şimdi internet ve iletişim teknolojilerinin gelişimi de bizi yepyeni ve hızlı bir platforma taşıyor. Ancak bu sefer bir fark var, o da "katılım". Internet'e katılım şimdilik serbesttir. Peki ya bu katılımı sağlamak için gereken teknolojik temeller? Onlar da eskiden olduğu gibi ulaşılması zor değildir. 50 sene önce bir kitap yazıp 1 milyon kopya basmanın maliyetini ve sürecin imkansızlığını düşünün. Bugün dünyadaki internet kullanıcı sayısı 1,5 milyar'a ulaşmış durumda. Bu düny nüfusunun %22'si. Kuzey Amerika'da bu oran %73'lerde. Yani bugün istediğiniz mesajı istediğiniz formatta dünyanın heryerine ulaştırmanın maliyeti neredeyse sıfır.

Türkiye'deki youtube yasağının, iletişim teknolojileri kullanılarak aşılması bu yeni iletişim platformunun kendi kendini özgür kılan bir yapıda olduğunu bize gösterdi. Katılım engelinin olmadığı, ulaşım engelinin olmadığı, ifade şeklinin tamamen sınırsız olduğu bir iletişim platformundan bahsediyoruz. İşte bu aslında yaşayacağımız rönesansın temeli olacak.

Gerçek rönesans insanların kitlesel olarak iletişime geçmeye başladığı bu dönemde, artık liderlerin değil, kitlelerin aynı platform üzerinde aynı dil ile konuşmaya başladığını anladıkları zaman olacak. 

Peki eğer ortak platform internet ise, iletişimin dili nedir? İngilizce tüm insanlığın ortak dilidir. Ancak "yeni kitlesel iletişim"in dili İngilizce olmayacaktır. Kullandığımız diller bizim bugüne kadar yaşadığımız ve gerçek dünya diye adlandırdığımız platformda kalacaktır. Internetin sanal dünyası kendi dilini kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirecektir. Evet İngilizce'nin bu dil içerisinde başrol oynayacağı bir gerçek, ancak sanat yeni dilin şekillenmesinde alt yapıyı oluşturacaktır. Video art, blogging, sinema, fotoğrafçılık gibi temel "sanal sanatlar" bu yeni dünyanın yeni iletişim dilidir. Artık kendimizi ifade etmek için kelimelerin ötesinde, fotoğraf ve video'yu kullanabilirken, bir dilin kelimeleri arasına sıkışmak istemeyeceğiz. Herhangi bir anda dünyanın herhangi bir yerinde yaşadığımız bir deneyimi cep telefonunuzun tuşlarına basarak görsel ve işitsel olarak sanal ortama iletebilirsiniz. Bunu yaparken sadece bu deneyimi aktarmıyor aynı zamanda yarattığınız görsel-işitsel ögeleri edit edebiliyoruz. İşte bu editing işlemi bizi "yeni kitlesel iletişim dili"ne götürüyor. Sinema bu yeni dile adaptasyonunun sinyallerini "The Blair Witch Project (1999)" ile verdi. Şimdi sinema'nın, yeni dilin şekillenme sürecindeki son ürünleri: "A Scanner Darkly (2006)",  "Sin City (2005)" gibi filmler. Sadece görsel anlamda değişmiyor sinema, Zeitgeist gibi belgeseller tüm görsel-işitsel ögeleri zamanın ruhuna uygun teknikler ile üzerimize salıyor ve neredeyse subliminal seviyede etkiliyor zihinlerimizi. Sonra internet'in "dağıtım gücünü" kullanarak, hiç bir sinema kartelinin politik etkisine girmeden fikri tüm dünyaya yayıyor. İşte "yeni dil"in getirdiği etki, internetin "özgür dağıtım" gücü ile birleşince "katılım" hem etkin hem de özgür oluyor. Henüz bu "yeni dil" üzerinde anlaşılmış değil ama gelişim hızı baş döndürücü. 

Sinema hem görsel hem de işitsel olan en içerikli sanattır. Yaklaşık 100 sene önceki icadından bugüne ilk kez dünya üzerinde özgürce seyahat edebilir hale geldi. 3G teknolojisinin geldiği noktada artık sinema kişisel telefonlarımızda “stream” edebilecek. Bence Dünya’nın streaming’i mümkün kılan internet hızlarına ulaşması önemli bir devrim’in alt yapısı olacak. Artık “iletişim” değil. “iletişim kanalları’nın yönetimi” konuşulacak. 

Tüm görsel-işitsel sanatlar ve teknikler, hızla yükselecek. Belki de 20 sene sonra “video art pod casting” gazete okuma alışkanlığının yerini alacak. Bizim bildiğimiz sinema bitecek ve yerini ileri yüksek teknoloji ürünü yepyeni bir sanat ortamına bırakacak.

Yeni dili konuşabilmek için hayatımızı daha büyük bir kısmını internete ayırmamız gerekiyor. Yeni dönem burada ve bu sefer izleyici olmak yerine katılımımız gerektiriyor. Bu yeni kitlesel iletişim çağı her üyesinin katılımını ile yükselecek ve  üyelerin katılımını zorunlu kılacak. Bloglarımız bu iddia'nın en büyük ispatıdır. Facebook profillerimiz ve bloglarımız olmadan kim olduğumuzu yeterince anlatabilir miyiz artık?

3 Aralık 2008 Çarşamba

“Namus bekçiliği yapmak, tecavüz etmek, öldürmek erkeklikse biz erkek değiliz”


BIZ ERKEK DEĞILIZ İNISIYATIFI
Toplumda hakim olan erkeklik biçimlerine, cinsiyetçiliğe, dayatılmış cins kimliklerine ve homofobiye karşı olan anti-otoriter bir erkek inisiyatifidir. İtalyan sanatçı Pippa Bacca'nın tecavüz edilerek öldürülmesine karşı ortaya çıkan tepkilerin ardından kendi tavrını ortaya koymak isteyen bazı anarşist/anti-otoriter erkeklerin çağrısıyla, 19 Nisan 2008 Cumartesi akşamı Galatasary lisesi önünde başlayıp Taksim meydanına kadarbir yürüyüş gerçekleştirilmiştir. Eylem 50'nin üzerinde anarşist, anti-otoriter, sol ve muhalif erkeklerin katılımı ve bir o kadar anarşist ve feminist kadının desteğiyle gerçekleştirilmiştir. Bu eylemin ardından toplumsal cinsiyet ve erkeklik konularında hem sokağa yönelik eylemler hem de daha yaygın çalışmalar yürütmek üzere bu eylemin örgütlenmesinde yer alan bazı anti-otoriter erkekler "Biz Erkek Değiliz İnisiyatifini" oluşturmuşlardır. Doğrudan iletişim kurmak için mail adresi: erkekdegiliz@gmail.com
http://www.bizerkekdegilizinsiyatifi.blogspot.com/