film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2009 Çarşamba

EL ÁNGEL EXTERMINADOR














Luis Buñuel
1962
*****

Bunuel hakkında söylenecek çok söz var diye bir türlü birşey yazmaya cesaret edemiyordum. Fakat artık yeter, bu yüzden en sevdiğim filmleri yazamıyorum. Bir yerden başladım artık gerisi gelir her halde. 

Sürrealist sinemanın babası dedikleri bu insan bir İspanyol. İlk izlediğim filmi 1974 yapımı "Phantom of Liberty" idi ve hiç tanımadığım bir tadı vardı filmin. Filmi izledikten sonra bir süre ne seyrettiğime inanamadım. Bu kadar aykırı bir filmin ben doğmadan önce çekilmiş olmasının yanında, o zamana kadar haberdar olmamam da çok şaşırtmıştı beni. Kendi kendime, "bu dünyanın en güzel filmi olmalı, neden kimse bilmiyor?" demiştim. Neyse sonradan anlaşıldı ki tek bilmeyen benmişim. 

Neden bilinmez Bunuel deyince ilk aklıma gelen hristiyanlığa yaptığı ateist göndermeler oluyor. Sinemacı ve yazar olarak inanılmaz işler başarmış, işinin her alanında son derece titiz ama beni kıs kıs güldüren işleri hep filmlerin içindeki ateist doku oldu. Bunuel filmleri, toplumun en temel yapısal ögelerini filmin içine koyduktan sonra birbirleriyle konuşturuyor diyebiliriz. Filmleri çok farklı konularda olsa da, her filminde polis, asker, din adamı, burjuva, uşak, vb temel sosyolojik roller bulunuyor. Her filmde bir sosyolojik olgu başrole geçip diğerleri ile konuşuyor.

Sürrealizm kısmına gelirsek, aslında Salvador Dali ile sıkı arkadaş olan ve ikisinin rüyalarını anlatan bir film de çekmiş olan Bunuel'in sürrealizm'i keşfettiği filan yok. Bence yaptığı şey, sürrealist bir anlatım tekniğini, müstehzi (carcastic demek. valla bu kadar türkçesini bulabildim idare edin.) bir dil ile birlikte kullanması ve anlattığı şeylerin gayet realistik konular olması. Woody Allen'da da aynı tarz vardır. Alay ettiği konular insanlık tarihinin en çok sorduğu sorulardır ve dünyanın her yerinde geçerli konulardır. Oysa filmin içinde öyle basitleştirilir ki izleyici kendi yarası olsa bile ekranda görünce gocunmaz güle oynaya izler, anlamadan yer yutar mevzuları. Örneğin, "Vicky Christina Barcelona" Türkiye'de vizyona girdi ancak filmin ardından maço erkekler topa, tüfeğe sarılıp "Gavatlara ölüüüm" diye haykırarak sokaklarda yürümediler. Çünkü zehir yavaş yavaş verilmişti bünyeye. Bunuel de aynı tekniği kullanıyor. Hatta gerektiğinde sürrealizmi kalkan olarak bile kullanıyor. Ancak filmi okuyanlar, "bu adam, çatır çatır dine sövüyor" diyebiliyorlar. Bunuel'in film çektiği dönemlerin toplumsal iklimini ve Franko faşizminin İspanya'yı nasıl etkilediğini düşünürsek, yönetmenimizin "çaktırmadan" tarz geliştirmesini doğal sonuç olarak görebiliriz. Pek de güzel olmuş. Sonunda ortaya çıkan filmler dünyayı değiştirme gücüne sahip olmuş, çaktırmadan.

The Exterminating Angel, üst sınıfın istemediği bir kapana kısılmasını anlatıyor. Bir grup şatafatlı zengin, bir opera gecesinin ardından arkadaşlarının evinde bir yemek davetinde buluşurlar. Yemekler yenir sofra toplanır, ancak kimse gitmez. Söz birliği etmişçesine misafirlerimiz o gece orada kalırlar. Nedense canları gitmek istemez. Sabah herşey anlaşılır. Odadan dışarı çıkmaları mümkün olmamaktadır. Nedeni ise yoktur. Ne kapı kapalıdır ne de başka bir engel vardır ama çıkılamamaktadır. Bunuel filmde, kendi değerleri, anlayışları içine kapanmış üst kesimi klosrofobi testine sokuyor. Sürreal bir kapan gerçek hayat sahnesine konulduğunda çok acayip duruyor. Oysa filmin konusu karakterler, zaten kafaları içerisinde kendilerini birçok kapana gönüllü olarak hapsetmişlerdir. Toplum tarafından çizilen alanlara gönüllü olarak giren bu insanlar bu sefer, sınırlarını hangi gücün çizdiği bilinmeyen bir odada kalırlar ve bu kez gönüllü olmazlar. İşte sınırların değil "sınırları çizen gücün" önemli olduğunun vurgulandığı film bir taraftan da konformizm'i sorguluyor.  

Bunuel bu harika hikayeyi, özel efektler, ses kullanımı ve sinematografik uyum ile birleştiriyor. Oyuncuların hepsi çok iyiler. Bu film Bunuel filmleri arasında en sevdiğim değil ama ilk 5 içerisinde. 

Aman, sinema kapanına kapılmadan, özgür seyirler...
 

13 Şubat 2009 Cuma

Blindness

















Fernando Meirelles
2008
*****

Aşık Veysel'in Estetiği isimli Prof. Dr. Recep Duymaz'ın makalesinden bir alıntı yapalım:

"7 yaşında kör olan Aşık Veysel'e ameliyat olup yeniden görmesi teklif edilince; hekimlerin bu teklifini kabul etmemiş. Bana şu sözleri söyledi: “Benim bunca yıl kendime göre düşünüp kurduğum bir dünya var, ben onu görmeden hayal edip yaratmışım; dışarıdaki dünyaya benzer mi benzemez mi bilmem; ama gözlerim açılacak olursa benim dünyam yıkılıp gider. Buna razı değilim!” Veysel bu sözleri söyledikten sonra sazı eline aldı.
Kuş olsan da kurtulmazdın elimden
Eğer görse idim göz ile seni
Mısralarıyla biten koşmasını okudu; sazı bıraktıktan sonra aynı konuya döndü:
“ Ben körlüğümden şikayetçi değilim; benim körlüğümden başkaları müteessir oluyorlar” dedi. Yüzünde tatlı bir gülümseme genişlerken şunları söyledi: “Rakı, içene tesir eder; ama rakı şişesi sarhoş olur mu? Ben de rakı şişesi gibiyim. Körlüğüm bende kaldığı müddetçe bana dokunmuyor; başkaları onu görüp müteessir oluyorlar!” Refik Ahmet Sevengil, a., g., e, s. 203,204"


Körlük de ancak yaşanarak bilinebilecek özel bir durum. Fakat, herkesin kör olduğu bir dünyada ise körlük anlamını ve tanımını yitirir. Bu konuyu bir sinema filmi ile anlatmak isterseniz yapılabilecek en iyi işlerden biri Blindness olurdu. 

Kör olmanın kaç değişik etkisi olabilir? Kişinin psikolojik dünyasında, sosyal ilişkilerin organizasyonunda, kadın erkek ilişkilerinde. Bu listeyi istediğiniz kadar uzatın. Blindness hiçbirinden feragat etmemiş, aynı hikayenin içinde, ancak hiçbirşeyi zorlamadan, sündürmeden, olabildiğince doğal ve basit  bir şekilde anlatmış. Bu anlatım tüm sinematografik yapı ile bütünleşmiş. Oyunculuklar nefis. Yönetmenin en büyük başarısı tüm oyuncuları aynı temel duyguya sabitlemiş olmasıdır. Filmin bir yerinde görme kabiliyetimin azaldığını hissetmeye bile başladım. Görmek ve duymak sinemanın yolculuk edebildiği ana otobanlar. Herşeyin bu kadar bütünleştiği bir film daha bulmak çok zor.  

3 Şubat 2009 Salı

The Dark Night



















Christopher Nolan
2008
****

Bu kez filmin isminde "Batman" kelimesi geçmiyor. Film diğerlerinden farklı olarak Batman'in dünyasına değil de sinemanın en klasik konularından "iyilik ve kötülük" dualitesine yönelmek istiyor. Çok da iyi yapıyor. Nolan kardeşler'in senaryosu için alternatif bir senaryo diyemem ama çok güçlü ve farklı yönleri var. İyi ve kötünün bildik sınırlarını genişletiyor. Sadece iki uçtan oluşan iyi ve kötü dünyasına başka oyuncular sokarak, az iyi, pek kötü, haylaz, kötünün iyisi gibi tiplerle de tanışmamızı sağlıyor. Aynı zamanda kötülüğün ve iyiliğin nedenlerini klasik bilgilerimizin dışında aramaya çalışıyor. 
Senaryoyu Christopher Nolan, kardeşi Jonathan Nolan ile birlikte yazmış, Daha önce bu ikilinin senaryosunu yazdığı ve Christpher Nolan'ın yönettiği bir başka film de "Memento" Birlikte yazdıkları başka senaryolar da var. Bu ikiliden, ileride çok iyi işler çıkacak eminim. 
Filmin en iyi performansı Heath Ledger'dan geliyor. Bu rolü ile En iyi yardımcı erkek oyuncu oskarına da aday gösterilmiş. Daha önce "Brokeback Mountain"da da çok beğenmiştim. Peki en iyi joker olmuş diyebilir miyiz? Hayır, Jack Nicholson hala en iyisi ama yine de Heath Ledger bu rol ile en beğendiğim oyunculardan biri oldu. 
Filmin içindeki teknolojik oyuncaklardan cep telefonları ile sonar üretme düşüncesi çok güzeldi. Amerika'da bu konuda bir çok komplo teorisi zaten üretiliyordur. Bu da paranoyaya tuz biber ekti.   

1 Şubat 2009 Pazar

The Wrestler
















Darren Aranofsky
2008
****

Yönetmen yarıştırmak gerekir mi bilmiyorum ama bence Darren, Danny'yi döver. "Slumdog Millionare" değil "The Wrestler" diyorum. "Sunshine" değil "The Fountain" diyorum. 
Bu haftasonu izlediğim filmler arasında en güzeli buydu. Mickey Rourke çok etkilendiğim bir oyunculuk sergilemiş. Kendisi de röportajlarında en iyi performansı olduğunu söylüyormuş.
Filmde, Amerikalı bir güreşçinin (Biz amerikan güreşi diyoruz. Bizim ata sporu olan değil.) yaşlılık ve yalnızlık halleri var. Amerikan güreşi, striptiz gibi gösteri işleri, çalışanına iki kimliklilik sorunu yaşatıyor. Bu duygu çok net anlatılmış filmde. Ayrıca yalnızlık hissi de filmin her yerine işlemiş. Tümden güzel bir film. Aynı zamanda 80'lere gönülden bağlı insanların 2000'lerde yaşadığı boynu büküklük de önemli bir detay olarak geçiyor. Mickey Rourke bugüne kadar 62 filmde rol almış, Seyrettiklerim'in hepsi güzeldi. Spun'daki "the cook" karakteri nefis. Bence Hollywood'un sırt çevirdiği bir oyuncudur. Bakalım bu sene hak ettiğine kavuşacak mı? Mickey Rourke, The Wrestler'daki rolü ile en iyi erkek oyuncu oskarına aday gösterildi. 

Sunshine






















Danny Boyle
2007
***

Güneş sönmeden koştura koştura gidip bir karadelik yaratalım da yeni bir yıldız doğsun diyen bilim insanları, yanmaz diye güvendikleri bir alamete binip güneşe doğru seyahate koyulurlar. Güzel de bu konu bir hazine. Yani güneş, insanlığın ilk tanrısı sonra yıldızlar, kara delik, singularity, sub atomik parçacıklar vs dururken, sen git klişe bir uzay filmi çek. Olmamış. Danny Boyle fena iş çıkarmamış ama yetmemiş. Sizce güneş ile ilgili bir film çekerken en önemli aracınız nedir? Işık... 

30 Ocak 2009 Cuma

Burn After Reading
















2008
Joel Coen
Ethan Coen
***

Şöyle ki, kötü film hakkında yazmak çok sıkıcı olduğundan kısa keseceğim. Coen kardeşler'in Fargo, Big Lebowski veya No Country For Old Men'i gibi örneklerinden beklemeyin. John Malkowich, Brad Pitt, George Clooney ve diğerleri bir araya gelsede isteyince kötü film çekilebiliyor demek ki. 
11 Eylül saldırılarından sonra Amerikan halkının bütünen delirmesi ile gelinen noktada herkes ajan olmuştur. Bunu anlatıyor, buradan komiklik çıkardı ama beni gülümsetemedi bile. 
Tek ilgimi çeken John Malkovich ve  resimde gördüğünüz klasik Mercedes oldu. Ben de istiyom bir tane aynısından. 



29 Ocak 2009 Perşembe

Religulous























Larry Charles
2008
****

Larry Charles yönetmiş. Kimdir? "Borat", "Curb Your Enthusiasm", "Seinfeld" gibi işlerin yapımcılığını yapmış. Bu belgeseldeki komedi unsuru da buradan mı geliyor yoksa dinin kendisinden mi bilemiyorum. Bill Maher yazmış ve sunuyor. Kimdir? Kendi TV programlarını yapan bir yazar diyelim. Ağzı laf yapıyor, gençliğinde stand up yapmış. Bunları bir araya getirince ciddi olamayan bir belgesel ortaya çıkıyor. 
Peki ciddi olması gerekiyor mu? Hayır. Zaten din ile ilgili ciddiye alınacak bir taraf var ise o da icadından bu yana insanlara savaşarak birbirlerini öldürmeyi öğretmesidir ve biz dini ciddiye almayı bırakmazsak bu iş sürüp gidecek. 
Bir düşünün, hiç ateismin düşmanı olduğu için bir müslümanı öldüren ateist gördünüz mü? Veya bilimi engelliyor diye bir gen mühendisinin bir rahibi bıçakladığını? Ben görmedim. Ancak tersi çokça oluyor. Bu düşünceye dindarlar şöyle karşılık verirler: Din adına öldürenler dindar değildir, cahildir. Onların aksiyonunu dine yamamayın. Peki, nasıl oluyor da o kadar ateist arasından (Amerika'da oran %16) bir tek cahil çıkmıyor? Acaba ateistlerin hepsi akıllı olabilir mi? Bilemiyoruz.
Bizim belgeselimizin ana fikri de bu. Bilmediğimizi itiraf edip, yalanlara inanmayı bırakalım. Hoşuma giden yönü kendini çokça ciddiye almaması ve her zaman gördüğümüz sadece hristiyanlığı eleştiren belgeseller yerine tüm dinleri karşısına alıp dalga geçmesi. İlk kez bir belgeselde "kişisel inançlara saygı" ilkesinin dışına çıkılıp, basbayağı alay ediliyor. Hem de müslümanın'dan, mormon'una, marihuana'ya tapandan, papa'ya kadar hepsiyle. 
Bir tarafım, keşke daha bilimsel ve ispat dolu olsaydı derken, diğer tarafım, manyak mısın ne gerek var, çok güzel olmuş içimin yağları son derece eridi. Öyle başa böyle tarak! Diyor... Aman kaçırmayın derim, IF İstanbul'da oynuyor...

28 Ocak 2009 Çarşamba

Gummo
















1997
Harmony Corine
****
Bir sürü "Cilasız Amerika" filmi çekildi ama bunda ruh var. John Waters filmlerinin gerçek üstü kısmını çıkarın işte size Gummo. Yönetmen, "Ken Park"ın senaryosunu da yazmış, ki onu da çok sevmiştim. Aslında kendisi bir "skate board" genciyken, konu ile ilgilenen bir yönetmenin yanında pişmiş. Her ne kadar kaotik bir anlatımı olsa da görselliğin zenginliği ve anlatımdaki uyum mükemmel. Belgesel tadında araya atılmış film parçaları, profesyonel olmayan oyuncular gerçeklik havasını destekliyor. Müzikler'de görüntüler gibi parçalı bir mozaik oluşturuyor. Film Ohio'da bir kasabada geçiyor. Umutsuz ve cahil Amerikan kasabasında gerçek yaşam neye benziyor bunu anlatıyor. Özellikle John Waters sevenler kaçırmasın. "Gummo"nun kelime anlamı yok, film için türetilmiş bir kelime olmalı.

Filth and Wisdom















2008
Madonna
**

Yani olmamış be. Madonna'dan "Sex" kitabı gibi güzel bir iş bekledim ama yakınından bile geçmiyor. Filmde övebileceğim birşeyler aradım ama yok bulamadım. Hem yazmış, hem yönetmiş hem de yapımcılığını yapmış. Bu arada senaryoya Guy Ritchie'nin yardım ettiği söyleniyor ben de başkalarının yalancısıyım. Üzgünüm be Madonna bir dahaki sefere inşallah. Gogol Bordello ilginç olmuş tabi. Ay yok burdan da bişe çıkmıycak, kötü be işte. Bildiğiniz kötü. İçim sızlıyo ama bu satırları yazarken, Madonna neticede. 

Whatever Works























2009
Woody Allen
?

Vallahi ben dediydim. Larry David bir Woody Allen filminde oynamazsa gözlerim açık gidecekti. Dört Avrupa filminin ardından Woody Allen New York'a geri döndü, her sene bir film çekme geleneğine ve o bildiğimiz tarzına oturacağını düşündüğümüz bir film çekti. Çekimler tamamlandı. 2009 başında film vizyonda. 
Merakla bekliyoruz...

Vicky Christina Barcelona
















2008
Woody Allen
****

Woody Allen'ın tutkulu bir şekilde hayatını adadığı kadın-erkek ilişkilerini analiz edip açıklama gayreti ve anlattıklarının basitliği ve sahiciliği beni çok etkiliyor. Asıl güzel olan ise bu kadar ciddi bir işi yapan bir yönetmenin komedi türünü seçmiş olması.
Woody Allen sinemasının "Hollywood Ending" ile başlayan bir son döneme girdiğini düşünebiliriz. Bu son dönemde klasik Woody Allen oyuncularının da değişmesi ile elimizde kalan şey aslında eski döneme göre daha yalın diyebiliriz. Ancak bu yalınlığın yanında eski güçlü diyalogları da maalesef kaybetmiş bulunuyoruz. Kişisel olarak, filmlerinin Türkiye'de bile vizyona girmesi ve artık kitlelerin seyrediyor olması beni sevindiriyor. Napalım eski filmleri ile avunuruz. 
Hepsi iyi oyunculardı ama sanırım Penelope Cruz yönetmeni daha iyi anlamış derim ben. 
Filmin bir özelliği de, sanki bugüne kadar ki Woody Allen filmlerinin ilişkiler hakkındaki çözümlemelerinin bir sonucu gibi olması. "Bu kadar şey söyledin sevgili Woody, peki nasıl olmalı senin için ideal bir ilişki?" denildiğinde işte bu film ile birçok yanıt verilir. Ancak dediğim gibi olabildiğince yalın ve işlemesiz bir yanıt.
Bir de New York'un bu filmde olmaması konusu var. Woody Allen'ın her filmine şehir dokusunu yedirmeye çalıştığı aşikar. Mekan'dan bağımsız film çekmiyor. Aslında Woody Allen'ın New York aşığı olması bir kenara "Şehir"lere meraklı olduğunu söylemek sanki bundan sonra daha doğru olacak. 
Vicky Christina Barcelona, Woody Allen sevmeye sevdalı herkes için bir giriş filmidir. Mutlaka seyredilmeli.

The Fountain
























2006

Darren Aranofsky
***
Ölüm teması çok işleniyor ancak yaşamı anlamak için ölüme her zaman ihtiyacımız olacak. Özellikle The Fountain gibi ölüm'e farklı bir dil ile yaklaşmaya çalışan filmler iyidir güzeldir.

Aklımda kalan şu oldu, yaşamın devam edebilmesi için ölmemiz gerekiyor. En sevdiğim yanı da nebula benzetmesi idi. Nebula'nın içindeki görüntüleri tebrik ederim. Yaratıcılık isteyen bir nokta. Daha iyi olabilirdi ancak yine de gerçekçi olmuş. Örneğin kürenin hızı ve nebulaya yaklaşma süresi iyiydi.
Yönetmen daha önce"Requiem for a dream" ve "Pi" gibi filmler çekmiş. IF 2009'da "The wrestler" isimli filmi gösterimde olacak. Yakın dönem projeleri ise "The fighter" ve "Robocop" 

All the boys love Mandy Lane
























2006

Jonathan Levine
**
Bu filmin 2009 If İstanbul'a neden dahil edildiğini anlatmak isteyen biri varsa lütfen yardımcı olsun.
Film, güncel Teksas gençliğinin haşin katil'in eline düştüğü bir çiftlik ve tüm gençlik korku sineması klişelerinin arka arkaya sıralanmasından ibaret.
Göze çarpan bir oyunculuk veya sinema ile ilgili herhangi bir detay yok. 
Yönetmenin bir diğer filmi The Wackness da festivalde oynuyor ve bu da bir gençlik filmi.