3 Şubat 2009 Salı

The Dark Night



















Christopher Nolan
2008
****

Bu kez filmin isminde "Batman" kelimesi geçmiyor. Film diğerlerinden farklı olarak Batman'in dünyasına değil de sinemanın en klasik konularından "iyilik ve kötülük" dualitesine yönelmek istiyor. Çok da iyi yapıyor. Nolan kardeşler'in senaryosu için alternatif bir senaryo diyemem ama çok güçlü ve farklı yönleri var. İyi ve kötünün bildik sınırlarını genişletiyor. Sadece iki uçtan oluşan iyi ve kötü dünyasına başka oyuncular sokarak, az iyi, pek kötü, haylaz, kötünün iyisi gibi tiplerle de tanışmamızı sağlıyor. Aynı zamanda kötülüğün ve iyiliğin nedenlerini klasik bilgilerimizin dışında aramaya çalışıyor. 
Senaryoyu Christopher Nolan, kardeşi Jonathan Nolan ile birlikte yazmış, Daha önce bu ikilinin senaryosunu yazdığı ve Christpher Nolan'ın yönettiği bir başka film de "Memento" Birlikte yazdıkları başka senaryolar da var. Bu ikiliden, ileride çok iyi işler çıkacak eminim. 
Filmin en iyi performansı Heath Ledger'dan geliyor. Bu rolü ile En iyi yardımcı erkek oyuncu oskarına da aday gösterilmiş. Daha önce "Brokeback Mountain"da da çok beğenmiştim. Peki en iyi joker olmuş diyebilir miyiz? Hayır, Jack Nicholson hala en iyisi ama yine de Heath Ledger bu rol ile en beğendiğim oyunculardan biri oldu. 
Filmin içindeki teknolojik oyuncaklardan cep telefonları ile sonar üretme düşüncesi çok güzeldi. Amerika'da bu konuda bir çok komplo teorisi zaten üretiliyordur. Bu da paranoyaya tuz biber ekti.   

1 Şubat 2009 Pazar

Rabbit Fever























Ian Denyer
2006
***

Resimde görülen seks oyuncağı hakkında bir mocumentary. Neden mi çekmişler. Bu dünya'ya yakın olmayanlar için söylüyorum: Kadınlar bu cihazı çok seviyormuş. Yanlarından eksik etmiyorlarmış. Ya ben, ya o! Diyen erkek arkadaşlarına; "O canım, o! Hadi bakiim" diyorlarmış. Rabbit'in yaptıkları tarif edilemezmiş. 
Erkek'lerin çok da favori olmadığı bu çağda Rabbit'i olanlara bol orgazmlar, olmayanlara da bol şans dilerim... 

The Wackness























Jonathan Levine
2008
****

Josh Peck çok ciddi bir performans sergiliyor. Çocuk süper. Ben Kingsley her zamanki gibi harika. Bu oyunculuklar için seyredilir. Genel olarak aslında film 3 alırdı ama Soundtrack'in güzelliği ve Josh Peck hatırına 4 verdim.
Gencimiz cool olmayı ve ilk seksi arıyor. Hangimiz aramıyoruz ki? Bir de psiyatristimiz var o da hemen hemen aynı şeyi arıyor. Bu iki karakter süper bir amca-yeğen ilişkisi kuruyorlar.
Ahh bir de o aşk meşk durumları devreye girip filmleri batırmasa. Herkes aşık olacak diye bir kural mı var Hollywood'da kardeşim? 

Baghead























Jay Dupplass
2008
****

Bu film hakkında birşey yazmak istemiyorum. Çünkü ne yazarsam spoiler olacakmış gibi geliyor. Aha oldu bile sanki. Düşük bütçeli zeki film sevenler seyretsin diyim. 

Redacted













Redacted
Brian De Palma
2007
****

İşte bu film çok çok önemli. Çünkü bu film belgeselmiş gibi çekilen bir fiction. Woody Allen "Zelig" buna çok güzel bir örnektir. Fakat burada bir fark var. Hikaye gerçek. Brian De Palma filmi hem yazmış hem de yönetmiş. Yapmaya çalıştığı şey bence bir yaniliktir. Hem de çok önemli bir yenilik.  
Irak'ın Samarra şehrindeki bir kontrol noktasındaki Amerikan askerleri 15 yaşında bir Iraklı kıza tecavüz ettikten sonra kızı yakarak öldürürler. Ayrıca ailesini de kurşuna dizerler. Ardından olay medya'da büyür, askerler basit cezalar alarak kurtulurlar. Yani neymiş, suçu işleyen her zaman ceza almazmış. Ceza almak için güçsüz tarafta olmak gerekirmiş. 
Peki biri bu konuda bir belgesel çekerek insanların yüzüne bu gerçeği vurmak isterse ne yapar? Gider ve uslu uslu belgeleri bulup bir filmde sıralar değil mi? Değil. Brian De Palma etkiyi arttırmak için, sinemanın tüm silahlarını kullanabilmek için gerçek görüntülerin ve belgelerin tıpkısını film için yeniden yaratmış. Gerçeği sinema yolu ile eğip bükmüş ve DAHA GERÇEK hale getirmiş. Peki neden? Neden gerçekten daha gerçek bir şeye ihtiyacımız olsun ki?
Çünkü 21. yy da insanoğlunun dünyayı algılama yolu kitlesel iletişim araçlarından geçer. Bu iletişim araçlarının dilini öğrendik ve artık gerçek olan bu dildir. Sinema, TV, Reklam ve interaktif dünya bizimle konuşuyor ve biri bize birşey anlatmak isterse bu kanallardan birine mesajını koyup sesi en sonuna kadar açıp mesajı bize göndermeli, aksi halde anlamayacağız.
Bence Brian De Palma, Amerikalılar ile onların dilinden konuşmuş ve gerçeğin aynasını yüzlerine tutmuş. 
Belgesel sinemada bir yenilik yapmış. Kutlarız efendim...

The Wrestler
















Darren Aranofsky
2008
****

Yönetmen yarıştırmak gerekir mi bilmiyorum ama bence Darren, Danny'yi döver. "Slumdog Millionare" değil "The Wrestler" diyorum. "Sunshine" değil "The Fountain" diyorum. 
Bu haftasonu izlediğim filmler arasında en güzeli buydu. Mickey Rourke çok etkilendiğim bir oyunculuk sergilemiş. Kendisi de röportajlarında en iyi performansı olduğunu söylüyormuş.
Filmde, Amerikalı bir güreşçinin (Biz amerikan güreşi diyoruz. Bizim ata sporu olan değil.) yaşlılık ve yalnızlık halleri var. Amerikan güreşi, striptiz gibi gösteri işleri, çalışanına iki kimliklilik sorunu yaşatıyor. Bu duygu çok net anlatılmış filmde. Ayrıca yalnızlık hissi de filmin her yerine işlemiş. Tümden güzel bir film. Aynı zamanda 80'lere gönülden bağlı insanların 2000'lerde yaşadığı boynu büküklük de önemli bir detay olarak geçiyor. Mickey Rourke bugüne kadar 62 filmde rol almış, Seyrettiklerim'in hepsi güzeldi. Spun'daki "the cook" karakteri nefis. Bence Hollywood'un sırt çevirdiği bir oyuncudur. Bakalım bu sene hak ettiğine kavuşacak mı? Mickey Rourke, The Wrestler'daki rolü ile en iyi erkek oyuncu oskarına aday gösterildi. 

Elegy















Isabel Coixet
2008
****

Ben Kingsley, yaşına başına bakmadan genç öğrencisine sarkıyor ve istediğini alıyor. Hatta istediğinden fazlasını. Penelope Cruz yine şahane. En sevdiğim laf şuydu: "When you make love to a woman, you get revenge for the things that defeats you in life." Film'in kadın bir yönetmeni oluşu daha da şahane olmuş. Her ilişkinin kendi sınırlarını kendinin oluşturması fikrine ait bir film daha, zevkle izlenir... 

Slumdog Millionaire
















Danny Boyle
2008
***
Bu film 1o dalda Oscar'a aday. Bunların içinde "en iyi yönetmen" ve "en iyi soundtrack"de var. Filmin senaryosu zekice yazılmış. Fakat o kadar çok klişeye boğulmuş ki ilgi çekemiyor. Bollywood sinemasının tüm ögelerini taşıyor. "Kim 500 milyar ister?" yarışma programına katılan bir kenar mahalle çocuğu (ama gururlu) hayatının fırsatını yakalıyor. Para ve aşk arasında yapılan seçimler, mağdur'un kahraman olmasına giden yolu belirliyor. Belki de bu esas kız, esas oğlanlı, klişe doğu sineması Türkler için çok sıkıcı geliyor. Oysa Amerikalıların oldukça ilgisini çekmiş.
Film'in içeriğinin klişe olması filmi sıradanlaştıran tek öge değil. Herhangi bir oyunculuk harikasına da rastlamıyoruz. Biraz da yönetmene pay çıkarmak gerekirse, filmde iniş çıkışlara yer vermemiş. Çok dinamik bir senaryoyu oldukça tekdüze bir şekilde anlatarak filmi sıradanlaştırmış.
Hindistan'daki Kast sistemi basitçe şunu söyler, zenginler zengin kalsın, fakirler de fakir. Bu sistem içinde aşşağıdakiler yukarı çıkmanın hayalleri ile yaşarlar. Hayallerinin tatmin edildiği tek yer ise sinema filmleridir. İronik olarak aslında artist olmak kast sistemi içinde yükselebilmenin nadir yollarından biridir. Bollywood'un bu kadar güçlü olmasının temel nedeni kast sistemidir. Kast hayalleri, yani sinemayı besler. 
Danny Boyle filmi Hintli yönetmen "Loveleen Tandan" ile birlikte çekmiş. Filmin senaryosu ise bir Hint romanından uyarlanmış. 
Filmin müzikleri gerçekten başarılı, M.I.A. in işleri filme cuk diye oturmuş. Soundtrack'i edinmek gerekir. Tabii ki senaryoya da diyeceğimiz yok. Hakkıdır alsın oskarını.

Bella























Alejandro Gomez Monteverde
2006
***

Kızlar bu filmde bir yakışıklı  var, Eduarda Verastegui. Vasat bir oyunculuğu var ama güzel çocuk allah için. Keşke deyip de geri çeviremediğimiz anlar vardır. Örneğin Irreversible ne güzel hissettirmişti bu duyguyu. Bella denemiş ama olmamış. Aslında hedeften sapmasa olacakmış. Ancak anlaşılıyor ki yönetmen'in anlatmak istediği çok şey varmış ve bunlar anafikrin yolunu tıkamış. Oysa geri kalan ögeler yerli yerinde. 

Sunshine






















Danny Boyle
2007
***

Güneş sönmeden koştura koştura gidip bir karadelik yaratalım da yeni bir yıldız doğsun diyen bilim insanları, yanmaz diye güvendikleri bir alamete binip güneşe doğru seyahate koyulurlar. Güzel de bu konu bir hazine. Yani güneş, insanlığın ilk tanrısı sonra yıldızlar, kara delik, singularity, sub atomik parçacıklar vs dururken, sen git klişe bir uzay filmi çek. Olmamış. Danny Boyle fena iş çıkarmamış ama yetmemiş. Sizce güneş ile ilgili bir film çekerken en önemli aracınız nedir? Işık... 

El Nido vacío (Empty Nest)














Daniel Burman 
2008
***

Arjantin sinemasından ilk izlediğim film geçen yıl İstanbul Uluslararası Film Festivali'nde gösterilen XXY'dı. Resimdeki hatun kişi Inés Efron ise bu filmde başrol oynuyordu. Empty Nest'teki rolü küçük ama yine de onun hatırına seyrettim denebilir. Bu kız da iş var arkadaşlar. 
Yaşlandığının farkına varan bir oyun yazarının aşk meşk durumlarındaki acemiliği ilginize çekerse izleyin. Hayır vazgeçtim izlemeyin. Filmin bir an fantastik müzikal havasına bürünüp sonra bu ani kararından vazgeçip yine klasik dram olmak isteyişini bir türlü içime sindiremiyorum. Filmin bir kısmı İsrail'de çekilmiş. Hep gitmek istediğim Lut gölü'nü görmek filmin en etkileyici anıydı.

Breakfast With Scoot
















Laurie Lynd
2007 
Canada
***

Film Toronto'da yaşayan bir eşcinsel çiftin hayatına kendilerini heteroseksüel hissettirecek bir çocuğun girmesini konu alıyor. Eğlenceli bir komedi. Özellikle  Toronto kadar "gay friendly" bir şehirde bile eşcinseller üzerindeki baskıyı görüp de depresyona girmek isteyen eşcinsellere tavsiye edilir.


30 Ocak 2009 Cuma

Burn After Reading
















2008
Joel Coen
Ethan Coen
***

Şöyle ki, kötü film hakkında yazmak çok sıkıcı olduğundan kısa keseceğim. Coen kardeşler'in Fargo, Big Lebowski veya No Country For Old Men'i gibi örneklerinden beklemeyin. John Malkowich, Brad Pitt, George Clooney ve diğerleri bir araya gelsede isteyince kötü film çekilebiliyor demek ki. 
11 Eylül saldırılarından sonra Amerikan halkının bütünen delirmesi ile gelinen noktada herkes ajan olmuştur. Bunu anlatıyor, buradan komiklik çıkardı ama beni gülümsetemedi bile. 
Tek ilgimi çeken John Malkovich ve  resimde gördüğünüz klasik Mercedes oldu. Ben de istiyom bir tane aynısından. 



29 Ocak 2009 Perşembe

Religulous























Larry Charles
2008
****

Larry Charles yönetmiş. Kimdir? "Borat", "Curb Your Enthusiasm", "Seinfeld" gibi işlerin yapımcılığını yapmış. Bu belgeseldeki komedi unsuru da buradan mı geliyor yoksa dinin kendisinden mi bilemiyorum. Bill Maher yazmış ve sunuyor. Kimdir? Kendi TV programlarını yapan bir yazar diyelim. Ağzı laf yapıyor, gençliğinde stand up yapmış. Bunları bir araya getirince ciddi olamayan bir belgesel ortaya çıkıyor. 
Peki ciddi olması gerekiyor mu? Hayır. Zaten din ile ilgili ciddiye alınacak bir taraf var ise o da icadından bu yana insanlara savaşarak birbirlerini öldürmeyi öğretmesidir ve biz dini ciddiye almayı bırakmazsak bu iş sürüp gidecek. 
Bir düşünün, hiç ateismin düşmanı olduğu için bir müslümanı öldüren ateist gördünüz mü? Veya bilimi engelliyor diye bir gen mühendisinin bir rahibi bıçakladığını? Ben görmedim. Ancak tersi çokça oluyor. Bu düşünceye dindarlar şöyle karşılık verirler: Din adına öldürenler dindar değildir, cahildir. Onların aksiyonunu dine yamamayın. Peki, nasıl oluyor da o kadar ateist arasından (Amerika'da oran %16) bir tek cahil çıkmıyor? Acaba ateistlerin hepsi akıllı olabilir mi? Bilemiyoruz.
Bizim belgeselimizin ana fikri de bu. Bilmediğimizi itiraf edip, yalanlara inanmayı bırakalım. Hoşuma giden yönü kendini çokça ciddiye almaması ve her zaman gördüğümüz sadece hristiyanlığı eleştiren belgeseller yerine tüm dinleri karşısına alıp dalga geçmesi. İlk kez bir belgeselde "kişisel inançlara saygı" ilkesinin dışına çıkılıp, basbayağı alay ediliyor. Hem de müslümanın'dan, mormon'una, marihuana'ya tapandan, papa'ya kadar hepsiyle. 
Bir tarafım, keşke daha bilimsel ve ispat dolu olsaydı derken, diğer tarafım, manyak mısın ne gerek var, çok güzel olmuş içimin yağları son derece eridi. Öyle başa böyle tarak! Diyor... Aman kaçırmayın derim, IF İstanbul'da oynuyor...

28 Ocak 2009 Çarşamba

Gummo
















1997
Harmony Corine
****
Bir sürü "Cilasız Amerika" filmi çekildi ama bunda ruh var. John Waters filmlerinin gerçek üstü kısmını çıkarın işte size Gummo. Yönetmen, "Ken Park"ın senaryosunu da yazmış, ki onu da çok sevmiştim. Aslında kendisi bir "skate board" genciyken, konu ile ilgilenen bir yönetmenin yanında pişmiş. Her ne kadar kaotik bir anlatımı olsa da görselliğin zenginliği ve anlatımdaki uyum mükemmel. Belgesel tadında araya atılmış film parçaları, profesyonel olmayan oyuncular gerçeklik havasını destekliyor. Müzikler'de görüntüler gibi parçalı bir mozaik oluşturuyor. Film Ohio'da bir kasabada geçiyor. Umutsuz ve cahil Amerikan kasabasında gerçek yaşam neye benziyor bunu anlatıyor. Özellikle John Waters sevenler kaçırmasın. "Gummo"nun kelime anlamı yok, film için türetilmiş bir kelime olmalı.

Filth and Wisdom















2008
Madonna
**

Yani olmamış be. Madonna'dan "Sex" kitabı gibi güzel bir iş bekledim ama yakınından bile geçmiyor. Filmde övebileceğim birşeyler aradım ama yok bulamadım. Hem yazmış, hem yönetmiş hem de yapımcılığını yapmış. Bu arada senaryoya Guy Ritchie'nin yardım ettiği söyleniyor ben de başkalarının yalancısıyım. Üzgünüm be Madonna bir dahaki sefere inşallah. Gogol Bordello ilginç olmuş tabi. Ay yok burdan da bişe çıkmıycak, kötü be işte. Bildiğiniz kötü. İçim sızlıyo ama bu satırları yazarken, Madonna neticede. 

Whatever Works























2009
Woody Allen
?

Vallahi ben dediydim. Larry David bir Woody Allen filminde oynamazsa gözlerim açık gidecekti. Dört Avrupa filminin ardından Woody Allen New York'a geri döndü, her sene bir film çekme geleneğine ve o bildiğimiz tarzına oturacağını düşündüğümüz bir film çekti. Çekimler tamamlandı. 2009 başında film vizyonda. 
Merakla bekliyoruz...

Vicky Christina Barcelona
















2008
Woody Allen
****

Woody Allen'ın tutkulu bir şekilde hayatını adadığı kadın-erkek ilişkilerini analiz edip açıklama gayreti ve anlattıklarının basitliği ve sahiciliği beni çok etkiliyor. Asıl güzel olan ise bu kadar ciddi bir işi yapan bir yönetmenin komedi türünü seçmiş olması.
Woody Allen sinemasının "Hollywood Ending" ile başlayan bir son döneme girdiğini düşünebiliriz. Bu son dönemde klasik Woody Allen oyuncularının da değişmesi ile elimizde kalan şey aslında eski döneme göre daha yalın diyebiliriz. Ancak bu yalınlığın yanında eski güçlü diyalogları da maalesef kaybetmiş bulunuyoruz. Kişisel olarak, filmlerinin Türkiye'de bile vizyona girmesi ve artık kitlelerin seyrediyor olması beni sevindiriyor. Napalım eski filmleri ile avunuruz. 
Hepsi iyi oyunculardı ama sanırım Penelope Cruz yönetmeni daha iyi anlamış derim ben. 
Filmin bir özelliği de, sanki bugüne kadar ki Woody Allen filmlerinin ilişkiler hakkındaki çözümlemelerinin bir sonucu gibi olması. "Bu kadar şey söyledin sevgili Woody, peki nasıl olmalı senin için ideal bir ilişki?" denildiğinde işte bu film ile birçok yanıt verilir. Ancak dediğim gibi olabildiğince yalın ve işlemesiz bir yanıt.
Bir de New York'un bu filmde olmaması konusu var. Woody Allen'ın her filmine şehir dokusunu yedirmeye çalıştığı aşikar. Mekan'dan bağımsız film çekmiyor. Aslında Woody Allen'ın New York aşığı olması bir kenara "Şehir"lere meraklı olduğunu söylemek sanki bundan sonra daha doğru olacak. 
Vicky Christina Barcelona, Woody Allen sevmeye sevdalı herkes için bir giriş filmidir. Mutlaka seyredilmeli.

The Fountain
























2006

Darren Aranofsky
***
Ölüm teması çok işleniyor ancak yaşamı anlamak için ölüme her zaman ihtiyacımız olacak. Özellikle The Fountain gibi ölüm'e farklı bir dil ile yaklaşmaya çalışan filmler iyidir güzeldir.

Aklımda kalan şu oldu, yaşamın devam edebilmesi için ölmemiz gerekiyor. En sevdiğim yanı da nebula benzetmesi idi. Nebula'nın içindeki görüntüleri tebrik ederim. Yaratıcılık isteyen bir nokta. Daha iyi olabilirdi ancak yine de gerçekçi olmuş. Örneğin kürenin hızı ve nebulaya yaklaşma süresi iyiydi.
Yönetmen daha önce"Requiem for a dream" ve "Pi" gibi filmler çekmiş. IF 2009'da "The wrestler" isimli filmi gösterimde olacak. Yakın dönem projeleri ise "The fighter" ve "Robocop" 

All the boys love Mandy Lane
























2006

Jonathan Levine
**
Bu filmin 2009 If İstanbul'a neden dahil edildiğini anlatmak isteyen biri varsa lütfen yardımcı olsun.
Film, güncel Teksas gençliğinin haşin katil'in eline düştüğü bir çiftlik ve tüm gençlik korku sineması klişelerinin arka arkaya sıralanmasından ibaret.
Göze çarpan bir oyunculuk veya sinema ile ilgili herhangi bir detay yok. 
Yönetmenin bir diğer filmi The Wackness da festivalde oynuyor ve bu da bir gençlik filmi.